| Yazanlarda |
|
reikim45 güneş


Kayıt Tarihi: 18-Ocak-2007 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 568
|
| Gönderen: 30-Ağustos-2009 Saat 18:14 |
|
|
|
Aşk asla talep etmez
İsa’nın bir sözü vardır: “İste ki o sana verilsin, ara ki bulasın, kapıyı çal ki sana açılsın.” Bunlar güzel sözler ama ancak çok yüzeysel bir düzlemde. Bir şiirsellik içeriyorlar ve bir gerçeklik payları da var ama maalesef ben onlarla aynı fikirde değilim.
Bu sözleri yeniden yazacak olsak ben şöyle derdim: “İsteme ki sana verilsin.” Çünkü istemek arzulamaktır, istemek talep etmektir, istemek sabırsızlıktır. İstemek güven demek değildir, aşk demek değildir. Aşk asla istemez ama her şey ona sunulur. Asla istemez, ama her zaman anlaşılır.
“Arama yoksa onu kaçırırsın.” Çünkü her arayış seni kendinden uzaklaştırır; her yol seni kendinden uzağa götürür. “Arama, sadece ol, bulmuş olursun.” Çünkü aradığın şey senin içinde. Bu uzakta olan bir şey değil, arayanın ta kendisi. Aranması gerekmiyor çünkü o arayanın ta kendisi. İstediğin veya aradığın anda değil sessiz olduğun anda o senindir, sen osun.
“Kapıyı çalma, çünkü her kapı çalış seni dilenciye çevirir.” Çünkü çalınan tüm kapılar başkalarının kapılarıdır. Ve bu başka birinin evinde bulunacak bir şey değildir; senin içindedir. Çalman gereken hiçbir kapı yoktur. Sadece kesinlikle merkezinde olmalısın; o zaman kapılar hep açık olacaktır. Lao Tzu veya Chuang Tzu böyle söylerdi. İsa da Doğu’da doğmuş olsaydı, biliyorum ki o da aynı şeyi söylerdi. Batı’nın atmosferi böyledir; tüm arayış nesneye yöneliktir ve kimse arayanın kendisini umursamaz.
Muazzam zekâlara sahip, yaşamlarında büyük buluşlara imza atan müthiş bilim adamları vardır ama kendilerini tamamen ıskalarlar. Bunun nedeni hep bir şeylerin arayışı içinde olmalarıdır; oysa kişinin kendisi zaten oradadır — sadece rahat bir bilinçte, bir oluruna bırakmışlık halinde olmak gerekir.
Hakikati aramayı ciddi bir fenomene dönüştürme. Rahat davran, unutma rahat, doğrudur. Güçlü rüzgarlar seni oraya buraya sürüklüyorsa, onlara direnme: Onlar sen direndiğin için güçlü görünüyorlar. Rahatla ve bırak seni götürsünler. Onlarla git, bütününle git.
Lao Tzu bir ağacın altında otururken, sararmış bir yaprağın yavaş yavaş ağaçtan düşüşünü izleyerek aydınlandı. Rüzgar onu bir oraya bir buraya götürüyordu ve o buna karşı hiç direnmiyordu. O tümüyle her yere gitmeye razıydı — çünkü aradığın hakikat her yerdedir. Bunu görmek için gereken tek şey rahatlamış bir bilinçtir.
O rüzgârlar sana karşı değil, senin dikkatini dağıtmak için değil. Sorun senin direncindir. Sen arayışını çok ciddi bir hale getirdin. Biraz daha oyuncu bir havada ol. Rüzgarla birlikte dans et; direnmeden onun seni ister kuzeye, ister güneye, ister doğuya, ister batıya götürmesine izin ver.
Bu direncinin altında senin egon yatıyor. İnsanlar, “Ego nedir?” diye sorarlar. O senin varoluşa karşı gösterdiğin dirençtir.
“Peki egosuzluk nedir?” O senin rahatça varolma halin, bir oluruna bırakma halidir. Rüzgar seni nereye götürürse tam olarak git, isteyerek, sevinçle, dans ederek, şarkı söyleyerek git.
Rüzgarın seni götürdüğü yerde hakikati bulacak değilsin. Onu kendi direnmeyişinde, oluruna bırakışında, oyunculuğunda, ciddi olmayışında, kahkahanda bulacaksın.
Hastalıklı insanlar insanlığa fazla uzun süre hükmetti — psikolojik olarak, ruhani olarak hastalardı — ve herkesi fazlasıyla ciddileştirdiler. Benim tüm yaklaşımım ise oyunculuğa, ciddi olmamaya, ve rahat olmaya yönelik.
Rahatlama duadır.
Dirençsizlik egosuzluktur.
Sen yoldan çıkmazsın. Bunun için öncelikle bir yol olması gerekir. Hakikati bulmak bir hedef değildir, bir hırsa dönüştürülemez.
Hakikati bulmak kendini bulmaktır.
Ve ancak rahatlamış bir haldeyken kendini bulabilirsin. Kim senin dikkatini kendinden başka bir yöne çekebilir? Rüzgar seni kuzeye veya güneye götürebilir ama seni kendinden başka bir yöne götüremez; sen neredeysen oradasındır.
Eğer yaşamı oyuncu bir ruh haliyle yaşıyorsan en büyük duayı, yolsuz yolu öğrenmişsin demektir.
Hedef diye bir şey yok. Gitmen gereken bir yer veya bulman gereken bir şey yok. Yalnızca öylesine derin bir rahatlama haline gelebilmelisin ki kendi içine yerleşebilesin. Tam da o yerleşmenin sayesinde yuvaya dönmüş olacaksın.
ALTIN GELECEK Ganj Kitap
__________________ Bizlerde çocuktuk,bir şeyler örgendik,
Bildiklerimizle övündük,eglendik
Şu oldu,bu oldu da ne oldu sonra
Bir bulut gibi geldik,yel gibi geçtik.
Ö.Hayyam.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
beyaz kartal Editör

Kayıt Tarihi: 27-Şubat-2007 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 132
|
| Gönderen: 19-Ocak-2010 Saat 16:37 |
|
|
|
Sevgili Mari paylaşımın için teşekkürler. Aslında bu alıntıda yazılmış olanlara bakınca ne kadar da yanlış bir bakış açısı geliştiriyoruz. Yinede o anki şartlar altında söylenmiş bu sözler belkide o zamanlar için gerekliydi. Umudunu yitirmiş insanlara hep beklenen bir kurtarıcı olmuştu isa. Fakat artık zamanımızda insanlar bir kurtarıcıdan çok kurtarılmaya gerek duyulmayan ortamlar hazırlamayı uygun bulması gerekiyor. Bu da ancak kişinin kendi güçünün farkında olması ile mümkün. Kendi içimizdeki güçün farkına varabilirsek, her insanın özündeki sevgiyi keşfedebilirsek sanırım kurtarıcı beklemekten de kendimizi kurtarmış ve ''olmak'' kavramını anlamış oluruz.
__________________ beyazkartal
|
| Yukarı Dön |
|
| |
misafir jüpiter

Kayıt Tarihi: 30-Temmuz-2008 Gönderilenler: 93
|
| Gönderen: 21-Ocak-2010 Saat 00:55 |
|
|
|
Anne-babanın çocuklarına öğrettiği ilk terbiye derslerinden biridir : "Yabancı birisinden birşey İSTEME yavrum.."
Ancak aynı anne-baba, çocuklarının kendilerinden birşey istemesinden rahatsız değil, bilakis mutlu olurlar.
Adem-Havva, yabancı birisinden (Şeytan) birşey istediler, başlarına gelmedik rezalet-musibet kalmadı. Adem, Dost'tan (Tanrı) istedi, Tanrı neyi var neyi yoksa (Ruhundan, Can'ından, Can'dan) verdi. O kadar değerli bir şey verdi ki, bütün melekler hayran kalıp önünde eğildi.
Şeytan, zaten müflisti, iflas etmişti, fakirdi.. elinde zaten olmayan birinden neyi isteyip neyi alabilirsin ki.. Yabancıydı, ama kendini çok iyi pazarlıyor, kendini ve ürünlerini allayıp pulluyordu.. Yabancıydı, Adem ve Havva'nın cinsinden değildi.. Zaten, Tanrı da, aynı dünyadaki anne-babaların çocuklarına yaptığı gibi, Adem ve Havva'yı önceden uyarmış, o yabancıyla konuşmalarını ve ondan birşey istemelerini yasaklamıştı..
Var gibi görünen ama var olmayan şeyleri, verir gibi görünen ama vermeye muktedir olmayandan istemek hüsranla sonuçlanacak bir meşguliyettir, iştir. (Abesle iştigal.) Yani, insanların kendi gibi olan insanlardan beklentisi, geçici dünyevi olan şeylerin abartılarak pazarlanması.. (can pahasına, ömür pahasına..) (tabii, hepimizin enkarnasyonlarımızda muzdarip olduğumuz bir şey, kimseye bir eleştiri yok burda..)
Yok gibi görünen, ama gerçekte varlığın esası olan şeyi (Ruhu, Canı), onun kaynağından (ana-baba) istemek (o doğrultuda gayret göstermek) esaslı bir iştir. Çünkü, o TEK şeyle birlikte herşey gelir.
Şimdi, bu çok çetrefilli bir konu.. ancak, insanların Tanrı'dan, ve onunla birleşik enerjiler olan yükselmiş üstat ve melek enerjilerinden 'istemesi' yanlış mıdır ? (onlar insanlara kıyasla ana-baba enerjileri gibidir) Bizde 'ağlamayan çocuğa meme vermezler' diye bir deyim var.. çocuk evrimleşmesini tamamlayıp kendi ayakları üzerinde duruncaya, kendi işlerini ve geçimini kendi sağlayıncaya kadar ana-babadan istemesi ve yardım alması doğaldır, ve bu evrimleşme sürecinde 'istemek' çok doğaldır. Hedef, çocuğun bu süreçte evrimleşip olgunlaşarak kendi isteklerini kendisi tezahür ettirebilir ve karşılayabilir olgunluğa ve hale gelmesidir. Nasıl ki, Hz. İbrahim sırasıyla yıldıza, aya, güneşe tapıyor, -yani mecazen aydınlanmış varlıklardan yardım (?)- daha sonra 'batan şeyleri sevmem' diyerek kendi içindeki batmayan ebedi kaynağa yöneliyor. Öyleyse, yıldız, ay ve güneş, o aşamaya gelinmesine yardım etmiştir diyemez miyiz ?
(Bir bağlantı daha : Şems, Güneş demek. Hz. Mevlana'nın Şems'ten (Güneş'ten) sonra aradığını kendi içinde bulduğunun söylenmesi bir rastlantı mıdır ? (Aynı, Hz. İbrahim'in Güneş'e tapmaklığından sonra bundan vazgeçip kendi içindeki batmayan ebedi kaynağa yönelmesi gibi..))
Ruhsal tekamüle hizmet eden istekleri diğer isteklerden ayırmak gerekiyor belki.. yani istek var, istek var.. nerden, kimden neyi istediğin de önemli.. özsel, ruhsal bir şey mi istiyorsun, aşk gibi, yoksa illüzyoni bir şey mi istiyorsun, pamuk şeker gibi..? peki kimden istiyorsun, örneğin, zaten batmış ama belli etmeyen bir bankere bütün paranı verip % 200 faiz mi istiyorsun.. ? 'kelin melhemi olsa kendi başına çalarmış..' halk deyimi..
Evet, Osho'nun sözlerinde bir üstat havası var, ben de bazan okumaktan keyif alıyorum, ve değişik perspektifler, ufuklar sunabiliyor insana, ancak İsa peygamberin olsun, Kuran'daki ayetlerin olsun katman katman olan derinliğine inebilmiş olduğunu söyleyebilmemiz zor.. o sözlerin anlayabilene, anlayabildiği ölçüde yüz gösteren kademeli derinlikli açılımları vardır, ve bu durum biri cevizi sadece yeşil taze kabuğuyla görmüş, diğeri sadece yeşil ve altındaki kuru tahta kabuğuyla görmüş, sonuncusuysa cevizi hem yeşil, hem tahta kabuğuyla ve hem de kabuğunu kırarak içindeki ceviz içini de görmüş ve tatmış kişilerin ceviz hakkında taşıdıkları bilgi ve anlayış farkına benzer bir farkı bize çağrıştırmaktadır..
sevgiyle..
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 19-Şubat-2010 Saat 13:04 |
|
|
|
Kişi asla kendi doğasına karşı gelmemelidir. Bana göre tek günah budur; kendi doğana karşı gelmek. Kendi doğanla büsbütün bir uyum içinde olmak ise tek erdemdir.
Ve kendini asla kimseyle kıyaslama, herkes farklıdır, herkes farklı şeylerden hoşlanır. Bir kez kıyaslamaya, “Biri benden daha yavaş ve derinden ilerliyor, ben fazla hızlı gidiyorum,” diye düşünmeye başladığın anda içinde bir gerilim oluşacaktır: “Belki de fazla aceleci davranıyorum.” Tüm bu gerginliklerin nedeni kıyaslamadır.
Bir şeyi hatırla: Kendi doğanla uyumlu olmalısın, başkasınınkiyle değil.
O yüzden hep kendi içini hisset. Öyle hoşuna gidiyorsa, öyle yap. Eğer gerginlik veriyor, zorlama geliyorsa bu sana göre değil demektir. Öyle yapma.
Her zaman yaşam nehriyle birlikte git. Asla akıntıya karşı gitmeye, nehirden hızlı akmaya çalışma. Sadece mutlak bir rahatlık içinde, her an kendini yuvada, rahat, varoluşun içinde huzurlu hissederek git.
Unutmaman gereken ikinci şey de yaşamın kısa değil sonsuz olduğu ve bu yüzden de aceleye hiç gerek olmadığıdır. Acele etmek yalnızca bir şeyleri kaçırmana neden olur.
Varoluşun acele içinde olduğunu gördün mü hiç? Mevsimler zamanında gelir, çiçekler zamanı gelince açar, ağaçlar hayat kısa diye hızla büyümek için koşuşturmazlar. Tüm varoluş yaşamın sonsuzluğunun farkında gibi görünür.
Biz hep buradaydık ve hep burada olacağız — tabi ki aynı biçimlerde, aynı bedenlerde değil. Yaşam evrilmeye, daha yüce evrelere erişmeye devam ediyor. Ama bunun bir sonu olmadığı gibi, bir başlangıcı da yok. Başlangıçsız bir yaşamla, sonsuz bir yaşamın ortasında varoluyorsun. Daima bu iki taraflı sonsuzluğun ortasında yer alıyorsun.
Koşullandırılmaları n sana yaşamın tek olduğu fikrini veriyor. Hıristiyan inanışı, Musevi inanışı, Müslüman inanışı — ki hepsinin temelinde bir tek yaşama sahip olduğumuzu savunan Musevi inancı yatıyor — Batı’ya korkunç bir hız deliliği aşılamıştır. Her şey o kadar hızlı yapılmak zorunda ki bundan keyif almak veya kusursuzca tamamlayabilmek imkânsız. Bir şekilde bitirmeyi başarıp aceleyle bir sonraki şeye geçiyorsun.
Batı’lı insan çok yanlış bir görüşe göre yaşıyor: Bu kişinin zihninde öyle büyük bir gerilime yol açmıştır ki asla hiç bir yerde rahat hissedemez, hep bir yerlere yetişmeye çalışır ve sonun ne zaman geleceğini bilmediğinden de hep endişelidir. Sondan önce her şeyi yapmak ister. Oysa sonuç bunun tam tersi olur: Bir kaç tane şeyi bile zarafet içinde, güzelce ve kusursuzca yapamaz.
Onun yaşamı öylesine ölümle gölgelenmiştir ki neşe içinde yaşayamaz. Neşe verici herşey ona zaman kaybı gibi görünür. Bir saatliğine de olsa sessizce oturamaz çünkü zihni ona, “Bu bir saati neden boşa harcıyorsun? Şunu, bunu yapıyor olabilirdin.” demektedir.
Tek yaşam kavramı nedeniyle Batı’da meditasyon fikri asla ortaya çıkmamıştır. Meditasyon son derece rahatlamış, acelesi, endişesi, yetişmesi gereken bir yeri olmayan ... sadece an be an, ne gelirse onun tadını çıkaran bir zihne ihtiyaç duyar.
Doğu’da meditasyonun ortaya çıkması kaçınılmazdı çünkü yaşamın sonsuz olduğu fikri bile rahatlamanı sağlar. Korkusuzca rahatlayabilir, keyifle flütünü çalabilir, dans edip şarkı söyleyebilir, gün doğumuyla gün batımının tadını çıkarabilirsin. Tüm yaşamından keyif alabilirsin. Yalnızca onunla da kalmayıp ölmenin keyfini de çıkarabilirsin çünkü ölüm de müthiş bir deneyimdir, bir doruk noktasıdır.
Batı’da ölüm yaşamın sonu olarak görülür. Doğu ise ölümü upuzun bir yaşam sürecinin güzel bir hadisesi olarak algılar; pek çok ölüm yaşanacaktır. Her ölüm bir sonraki yaşam, bir sonraki biçim, tanımlama ve bilinç başlamadan önce yaşamının vardığı sonuç noktasıdır. Sen sona ermiyor yalnızca başka eve taşınıyorsun.
Aslında aceleye hiç gerek olmadığı için bu kısa ömür fikri tehlikeli bir fikirdir. Doğu’nun bunca fakirliğe karşı, kederli ve umutsuz olmamasının nedeni budur. Batı zengindir ama bu zenginlik ne maneviyatına ne de gelişimine hiçbir katkıda bulunmamıştır. Aksine Batı fazla gergindir. Oysa yaşamın sunabileceği tüm konfora sahip olabildiğine göre daha rahat olması gerekir.
Aslında temel sorun Batı’nın içten içe yaşamın kısacık olduğunu, hepimizin sırada beklediğini ve her anın bizi ölüme daha çok yaklaştırdığını bilmesidir. Doğduğumuz anda, mezara doğru giden yolculuğumuz da başlamış demektir. Her an yaşam kesintiye uğramakta, git gide daha da kısalmaktadır. Bu durum gerginlik, keder ve endişeye yol açar. Hiçbirini yanımızda götüremeyeceğimizin farkına varınca, tüm konfor ve lüksler, tüm zenginlikler anlamsızlaşmaya başlar. Ölüme tek başına gideceksin.
Doğu rahattır. Birincisi ölümü önemsemez, onu yalnızca bir şekil değiştirme olarak kabul eder. İkinci olarak da öylesine rahat olabildiğinden, ölümden sonra da kendisiyle gelecek olan içsel zenginliklerin farkına varır. Ölüm bu zenginliği senden alamaz.
Ölüm dıştaki her şeyini alır ve içsel olarak kendini geliştiremediğin takdirde doğal olarak hiçbir şeyi ölümden koruyamayacağın ve sahip olduğun her şeyi yitireceğine dair korku duyarsın. Ancak içsel benliğini geliştirip, dış etkenlerden bağımsız olarak huzur, mutluluk, sükûnet ve neşeye kavuşabilmişsen, benliğinin ait olduğu bahçeye varıp, saf bilincinin çiçeklendiğini görebilmişsen, ortada ölüm korkusu diye bir mesele kalmaz.
Bir kez daha tekrar ediyorum, bir şeyi unutma; sen ölümsüz bir varlıksın. Şu anda bu bilgiyi deneyimlemediğin için, bunu bir inanç olarak değil de sınanacak bir tez olarak kabul edebilirsin.
Benim söylediklerimi hiçbir zaman bir inanç olarak benimsemeni değil, yalnızca bir tez olarak kabul etmeni istiyorum. Ben doğrusunu biliyorum diye sana birtakım inançlar dayatmam doğru olmaz. Gerçeği bildiğim için sana, “Bu yalnızca sınayacağın geçici bir tezdir,” diyebilirim çünkü sınadığın takdirde bu tezin, bir inanç değil de kesinlik kazanmış bir bilgi olarak senin kendi gerçeğine dönüşeceğinden adım gibi eminim.
Yalnızca kesinlik kazanmış gerçekler seni kurtarabilir. İnançlarsa kağıttan gemiler gibidir. İnsan varoluş okyanusunu kağıttan bir gemiyle geçebileceği yanılgısına kapılmamalıdır. Bunun için inanç değil, kesinlik gerekir. Kendi adına deneyimlemiş olduğun doğrulara ihtiyaç vardır. Başka birinin doğrusuna değil, kendi doğruna... O zaman bu bilinmeyen, yabancı okyanusa açılmak bir sevince, müthiş bir heyecan ve coşkuya dönüşecektir.
Ama daima kendi doğanla uyum içinde ol.
Bazı ağaçlar yavaş, bazıları hızlı büyür; yavaş veya hızlı büyümenin özel bir tarafı yoktur. Bu iki ağacın ortak noktası ise kendi doğalarını takip ediyor oluşlarıdır. Etrafına bakıp kıyaslamaya başlamak ve fuzuli endişelere kapılmak yalnızca insana mahsustur.
Ortada bir sorun olduğunu hissetiğinde yüreğinin içine bak. Rahat hissediyorsan doğru yoldasın. Yüreğin senin kıstasındır. O rahatsız olmuşsa demek ki yolunu değiştirmen gerekiyor; bir şeyler doğru gitmemiş, bir şeyler yoldan sapmış.
Yüreğin senin kılavuzundur. O doğayla tam bir uyum içinde olduğunda, yüreğinin içinde güzel bir dans ve müzik vardır. Doğadan uzaklaştığında ise müzik gürültüye dönüşür, dans aksar. Bunlar yüreğinin, doğru yolda olup olmadığının farkına varman için sana gönderdiği işaretler, konuştuğu dildir.
Başka birinin kılavuzluğuna ihtiyacın yok. Senin kılavuzun kendi içindedir.
Osho-Altın Gelecek
|
| Yukarı Dön |
|
| |
misafir jüpiter

Kayıt Tarihi: 30-Temmuz-2008 Gönderilenler: 93
|
| Gönderen: 25-Şubat-2010 Saat 01:28 |
|
|
|
Ben biraz Osho'ya muhalefet etmek istiyorum..
"Öyle hoşuna gidiyorsa, öyle yap." Osho
Bakın Osho onay verdi bile bana.. Artık, kimse karışmasın..
Osho, 'Öyle hoşuna gidiyorsa, öyle yap' diyor. Şimdi, bu ifade herkese söylenebilir mi ?
Çocuk mevsimsiz olarak babasından dondurma istemektedir. Çocuk dondurmayı yerse hastalanma riski vardır, ve baba bunu görür. Baba, çocuğa, 'öyle hoşuna gidiyorsa, öyle yap' demeli midir ? Yoksa, baba, Osho'ya muhalefet etmeli midir ? Çünkü, nasıl olsa, Osho, Osho'ya muhalefet eden babaya da 'öyle hoşuna gidiyorsa, öyle yap' demeyecek midir ? (Hiç olmazsa çocukları hastalanmaktan kurtarmış olalım bu vesileyle..)
Osho, 'Öyle hoşuna gidiyorsa, öyle yap' diyor. Şimdi, bu ifade herkese söylenebilir mi ?
Hakimin karşısına insanları öldürüp kanını içen bir vampir adam getirirler. Hakim sorar, 'neden bunu yapıyorsun ?'. Adam cevap verir 'insanları öldürüp kanını içmekten hoşlanıyorum'. 'Pekala' der, hakim, adamın serbest bırakılmasını işaret eder, 'öyle hoşuna gidiyorsa, öyle yap !'. Herhalde vampirin en kolay avı, yaşasaydı Osho olurdu, çünkü kanını içmek için gelen vampire hiç karşı koymazdı, ''Öyle hoşuna gidiyorsa, öyle yap'.
Doğa meselesi.. İnsanların hakim doğası hepsinde aynı değildir ki.. küçük çocuklar henüz tecrübesizdir, cahil bir doğaya sahiptir (bu dünyayla ilgili olarak), ego frekanslarında gezinenler vardır, gönül frekanslarında gezinenler vardır, ve dahası bunlar da sabit değildir, bu frekanslar arasında salınımlar olur, insan şöyle bir doğadan, farklı bir doğaya gidip gelebilir zaman içinde, bazan insan istemese de kendini istemediği bir doğa (ego doğası) içine batmış bir halde de bulabilir..
"Tanrı gündüzü ve geceyi birbiri ardısıra getirir." Kuran ayeti..
Bu ayette bu tür salınımlara da bir işaret olduğunu düşünebiliriz..
Salınımlı bir doğaya sahibiz.. İkircikli bir doğaya sahibiz.. Ego da Gönül de hepimizin içinde mevcut.. Mümin de, Kafir de hepimizin içinde mevcut, insan olarak (yükselmiş üstatlar hariç, onlar içlerindeki kafiri mecazen müslüman etmişler, yani ego'larının boğazını kesip kurban etmişler).. bir an bakmışınız ego frekanslarına inmişiz ve insanlara düşmanlık etmekten hoşlanır olmuşuz, bir an bakmışınız gönül alemine göç etmişiz ve sevgi-şefkatle muamele eder ve bundan hoşlanır olmuşuz..
Evet, ego insanın asli doğası değildir.. bu yüzeysel-dış benliktir deniyor.. ancak bir özdeşleşme olduğunda kişiye asli doğası oymuş gibi gelebilir..
Hoşa gidip gitmeme.. aşağıdaki ayet kritik bir bilgi taşıdığı için oldukça bilinen (popüler) bir ayettir ve, gerçeği araştıranlar için, üzerinde düşünülmesi gereken bir ayettir kanımızca ve konumuzla da ilgili..
“... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216)
Sevgiyle..
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 11-Mart-2010 Saat 13:43 |
|
|
|
BEN : Ben" diye neye diyoruz? Bedenimize diyoruz. Gerçek bu değil. Bu, var oluşun en büyük yanılgısıdır. İnsanoğlunun geçmiş ve gelecekteki tüm sorunlarının tüm acılarının tek kaynağı, kendini beden olarak kabullenmiş olmasıdır. Peki gerçek ben nedir?
Ben, sonsuz sükûnettir. Ben, sınırsızlıktır. Ben, tam özgürlüktür. Ben, benzersiz ve eşsizdir. Ben, maddesel anlamda şekilsiz ve görünmezdir. O, hiçliktir. Buna rağmen vardır ve tek gerçektir. Ben, hiçbir şekilde yıkılmayan, dağılmayan, incinmeyendir. Ben, sınırsız dikkat, sınırsız farkında oluştur. Ben, mutluluktur. Ben, adalettir. Ben, güzelliktir. Ben, sevgidir. Ben, şefkattir. Ben, aşktır. Ben, coşkudur. Ben, dengedir. Ben, âhenktir. Ben, keskin ve kusursuz adalettir. Ben, tamamen korkusuzdur. Ben, ölümsüzlüktür. Zamana ve mekâna bağlı değildir. Ben, sonsuz enerji, sonsuz güçtür. Ben, tüm evrenlerin tek hâkimidir. Başka hâkimiyet ve güç kabul etmez ve izin vermez. Ben, tam farkındalıktır. Ben, acı, keder, sıkıntı ve pişmanlıktan tamamen özgür oluştur. Ben, sonsuz hafiflik ve sonsuz huzurdur. Ben, hem varlık hem yokluktur. Ben, herhangi bir kişilik değildir, Ben, kişiliksizdir. Ben, sonsuz yalnızlık, buna rağmen sonsuz kendine güvendir. Ben, sonsuz zekâdır. Ben, sonsuz akıldır. Ben, sonsuz bilginin tek kaynağıdır. Ben, hiçbir şeye ihtiyacı olmayıştır. Ben, tüm varoluşun, herşeyin, herkesin tek yaratıcısıdır. Aynı zamanda tüm varoluştan, herşeyden ve herkesten de tamamen bağımsız oluştur. Ben, hatasız ve eksiksiz oluştur. Ben, her an hazır oluştur. Ben, her an ölmek, her an doğmaktır. Ben, sonsuz renkliliktir, tüm tekdüzeliklerden tamamen uzak oluştur. Ben, her an renkli, her an bambaşka oluştur. Ben, asıl mükemmelliktir.
Ve "Ben"i bir beden olarak kabul ettik. Doğal olarak Ben, bütün saydığımız özelliklerini beden ile sürdürmeye çalıştı. Bedenin sınırlı ve ölümlü, incinebilir oluşu buna eklendi. Böylece beden, "Ben"den gelen enerjiyi ve gücü kullanarak kendinden başkasını önemsemeyen, yaptıklarını ve düşündüklerini doğru zanneden, çelişkili, karmaşık vahşi, yıkıcı, bölücü, duyarsız, anlayış ve hoşgörüden uzak, acı çeken ve çektiren , arzu ve korkunun pençesinde yaşamını sürdüren bir varlık haline geldi. Bu, doğal bir sonuç. Tek ve en önemli hatamız, Ben dediğimiz "sınırsızlığı " beden dediğimiz "sınırlılık " ile bir görmemizdir. Burada sâdece sözcükler var. Bu sözcükleri okumak ya da duymakla onları anlamış olmadınız. Çünkü hiçbir söz veya sözcük herhangi bir şeyi anlatamaz. Söz ya da sözcükler sadece anlatılmak istenen şeyi işaret ederler. Söylenenleri anlamanız, onlara tam farkındalık ile şâhit olmanız ve yaşamanızla mümkündür. TAM FARKINDALIK İSE KENDİNİZ DAHİL HER ŞEYİ TAMAMEN ÖZGÜR BIRAKMAKLA ÇALIŞIR. osho türkiye
|
| Yukarı Dön |
|
| |
CLICKMAN neptün


Kayıt Tarihi: 10-Aralık-2008 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 58
|
| Gönderen: 12-Mart-2010 Saat 23:23 |
|
|
|
Türkçede geçen "ben" kelimesi çok güzel bir şekilde ifade etmişsiniz.
İnsanın kendisini bilmesi iyi bir şeydir...
__________________ CLICK CLICK...
|
| Yukarı Dön |
|
| |
|
|