| Yazanlarda |
|
azade Yönetici

Forum Müdavimi
Kayıt Tarihi: 17-Eylül-2008 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 673
|
| Gönderen: 13-Ocak-2009 Saat 02:38 |
|
|
|
GERÇEK ZENGİNLİK
Başlangıçta Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı yani dünya sultanı iken vâkî olan bazı ikazlarla hükümdarlığını bırakıp maneviyat sultanı olmaya azmeden, bunu da gerçekten başaran İbrahim Edhem (VIII. y.yıl) dünya malına karşı o kadar tenezzülsüzdü ki kimseden bir şey istemez ve beklemezdi.
Nefsini yokluğa ve mahrumiyete o derece alıştırmıştı ki bir benzerine
rastlanamazdı. Birgün büyük velilerden çağdaşı ve hemşehrisi Şakik Belhi ile karşılaştı ve ona sordu:
- Ey Şakik nasıl geçiniyorsun? Şakik Belhi cevap verdi:
- Bulunca yiyoruz, bulmayınca sabrediyoruz. İbrahim Edhem:
- Horasan'ın köpekleri de aynı şeyi yapıyorlar, bulunca yiyorlar, bulmayınca sabrediyorlar, diye karşılık verdi.
Belhi sordu:
- Peki siz ne yapıyorsunuz?
- Biz bulunca dağıtıyoruz, bulmayınca sabrediyoruz.
İbrahim Edhem'in, amaç edindiği ve ulaşmayı başardığı yokluk ve mahrumiyeti o derece aşikar, o derece göze batıcı idi ki görenlerde kendisine yardım hissi uyandırıyordu.
Varlıklı bir kişi İbrahim Edhem'e yardım etmek istedi. İbrahim Edhem:
- Yardımını gerçekten zenginsen kabul ederim, dedi.
Adam gerçekten zengin olduğunu, bir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi. Büyük veli sordu:
- Ne kadar paran var?
- Üç bin altınım var.
- Dört bin olmasını istemez misin?
- Elbette isterim.
- Beşbin olmasını?
- İsterim.
- On bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?
- Şüphesiz çok memnun olurum.
- Zengin olduğunu söylüyorsun ama, sen gerçekte züğürdün birisin. Sen, on bin değil yüz bin altının olsa yine kanaat etmez fazlasını istersin. Kanaati olmayan insan zengin sayılmaz. Gerçekten zengin olsaydın yardımını kabul edecektim.
Alıntı.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
azade Yönetici

Forum Müdavimi
Kayıt Tarihi: 17-Eylül-2008 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 673
|
| Gönderen: 13-Ocak-2009 Saat 02:55 |
|
|
|
YUNUS HÜRMETİNE
"Anadolunun iç aydınlığı" bütün Anadolu'nun sevgilisi insan sevgisinin, hoşgörünün sınırlarını,
Yaradılmışı hoşgör
Yaradandan ötürü
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil.
gibi söyleyişlerle kimseye nasip olmayacak ölçüde genişleten Yunus Emre (1240-1320) Tapduk Emre'nin dergahında uzun süre zevk ve hevesle odun taşımış, ayak işleri yapmıştı. Ama Tapduk bir türlü arzuladığı gibi Yunus'u ele almıyor, eren lerin gönül deryasından bir katre sunmuyordu. Yunus bu konuda bir dilekte bulunsa "Sen hâlâ dünya kokuyorsun" deyip savuşturuyordu. Yunus "Herhalde benim nasibim burada değil, bir başka şeyhin kapısında" diyerek Tapduk'a dahi haber
vermeden dergahı terketti. Ama dergahtan uzaklaştıkça içini bir hüzün kapladı. Tapduk Emre'nin kapısında en basit işleri yaparken bile gönlünde bir aydınlık, bir ferahlık, bir yumuşaklık vardı. Dergahtan ayrılalı gönlü kararmış, katılaşmıştı, uzaklaştıkça içini Tapduk'a ve dergaha karşı bir hasret kaplıyordu. Bu yolculuk sürerken bir akşam vakti yedi kişilik bir başka yolcu grubuna rastladı. İçini kaplayan hüzün ve hasrette belki bir hafifleme olur diye kendi de onlara katıldı. Yol arkadaşları ermiş kılıklı, yaşlıca insanlardı. Güven veren halleri vardı. Birlikte sürdürülen bu yolculuk sırasında bir an geldi ki hiçbirinin çıkınında (azık çantası) birşey kalmadı. Biryerde mola verdiler, açlık canlarına tak etmişti. Bu yedi arkadaştan bi ri ellerini kaldırıp Yaradan'a niyazda bulundu. Bu dua ve yakarmanın akabinde önlerinde türlü yiyeceklerle donanmış bir sofra peydah oldu. Yediler içtiler Rablerine şükrettiler. Bundan sonra bu yedi yolcudan herbiri yolda acıktıkça dua etti ve yemekleri ilahi bir lütuf olarak ikram edildi. Sonunda dua sırası Yunus'a gelmişti.
Yunus soğuk terler döküyordu. İşin içinde mahcup olmak vardı. Yol arkadaşlarının her biri Allah katında makbul kişilerdi ki duaları kabul görüyordu. Kendinin böyle bir imtiyazı yoktu. Ama duayı yapacaktı, çaresi yoktu. Bütün varlığı ve içtenliğiyle Allahla yalvardı:
"Ya Rabbi, şu yol ar kadaşlarım sana kimin yüzü suyu hürmetine yalvarıyorlarsa ben de onun zatın hürmetine yalvarıyorum, beni mahcup etme..." Bu duanın arkasından öncekilerin iki katı yiyecek içecek lütfedildi. Şaşkınlık sırası yedi yolcudaydı. Sordular:
- Ey arkadaş, sen kimin hürmetine dua ettin? Yunus,
- Önce siz söyleyin dedi. Açıkladılar:
- Biz Tapduk Emre'nin dergahında Yunus adında çok makbul ve muteber bir derviş varmış onun hürmetine Allah'a yakarmıştık.
Yunus esas şimdi mahcup olmuştu. Yunus'un kendisi olduğunu açıklamaya utandı. Tapduk Emre'ye karşı da kalbini bozmuştu. Halbuki Tapduk ona Allah yolunda epeyi dereceler kazandırmıştı.
Büyük bir pişmanlık içinde, bedeninden sıyrılmış bir ruh gibi akarak Tapduk dergahına döndü ve şeyhinin yanında yaşamaya devam etti.
alıntı
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 15-Ocak-2009 Saat 22:18 |
|
|
|
TANRI VE KİLİSE
Yaşlı bir zenci, özel bir kiliseye üyelik için başvurur. Zenci olmasından ötürü başrahip önüne olmadık engeller çıkarır.İstenmediğinin farkına varan yaşlı zenci, sonunda şöyle der:
-Tanrı'ya dua edersem, belki ne yapmam gerektiğini öğrenebilirim.
Böylece kiliseden ayrılır ve aradan bir müddet geçtikten sonra tekrar geri döner.
Başrahip sorar:
-Ne oldu, Tanrıyla görüşebildin mi?
-Evet efendim. Size başvurmamın bir yararı olmayacağını söyledi.O da bu kiliseye girmek için on yıldır uğraşıyormuş ama başarılı olamamış.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
semiramis mars


Kayıt Tarihi: 23-Kasım-2008 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 20
|
| Gönderen: 16-Ocak-2009 Saat 01:56 |
|
|
|
Uzakdoğu'da bir budist tapınağı bilgeliğin gizemlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu.
Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklıyabilmekti.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı, kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, bu yüzden kapıda herhangi bir tokmak, kapı zili veya çan yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerideki budist kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra söz'süz konuşmalar başladı.
Gelen yabancı tapınağa girip orada yaşamak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla geri döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyiz demekti.
Yabancı, tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçeirdeki budist saygıyla eğildi,ve kapıyı açarak yabancıyı içeri aldı.
Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı... alıntı
__________________ Gelecekte birgün gelecek
|
| Yukarı Dön |
|
| |
aylen satürn

Editör
Kayıt Tarihi: 18-Şubat-2008 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 72
|
| Gönderen: 07-Nisan-2009 Saat 11:23 |
|
|
|
Taşın Hikayesi
Genç bir Yönetici, yeni Jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar geçen mesafede yola çocuk fırlamadı. Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı. Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti.
Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu : Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu ?
”Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi. “Lütfen, amca, lütfen kızmayın. Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim. Taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı. Çocuk, gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti. “abim orada. Yokuştan aşağı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.”
Çocuğun şimdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu : “Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardım edebilir misiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır. Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı.
Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı. Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. Arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, şu mesajı hiç unutmamak için sakladı :
Hiçbir zaman yaşamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme. Yaratıcı ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. Bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize taş fırlatmak zorunda kalır.
Fısıltıyı dinle… veya taşı bekle. Seçim senin. alıntıdır.
__________________ Sen bedende küçük bir alemsin, fakat hakikatte ise kainat SEN' sin." MEVLANA..
|
| Yukarı Dön |
|
| |
aylen satürn

Editör
Kayıt Tarihi: 18-Şubat-2008 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 72
|
| Gönderen: 09-Nisan-2009 Saat 15:33 |
|
|
|
Paylaşmak
Soğuk bir kış akşamı, MacDonalds'ın kapısından içeri yaşlı bir amcayla teyze girmişler, bir masaya oturmuşlar.Derken amca, kasaya gidip 1 hamburger,1 büyük boy patates ve bir büyük Cola almış.Elinde tepsiyle masaya dönmüş, hamburgeri ikiye bölerek yarısını teyzenin önüne koymuş,sonra bütün patatesleri tek tek soyarak onlarında yarısını teyzeye vermiş, sonra Cola kutusunu da ortaya koymuş, önce bir yudum kendisi içiyor sonra da teyze bir yudum alıyormuş.
Herkes ne tatlılar, iki tonton buraya gelmişler, bir kişilik yemeği ikisi yiyorlar zavallıcıklar diye onları izliyormuş.
Derken bir de bakmışlar ki teyzenin önünde hamburgerle patatesler olduğu gibi duruyor, kocasının afiyetle yemek yiyişini seyrediyor arada bir de Cola'dan bir yudum alıyormuş. Sonunda orda çalışanlardan biri dayanamamış, yanlarına gitmiş:
-Afedersiniz, ben sizi izlemekten kendimi alamadım lütfen izin verin size bir mönü kendim ısmarlayayım.
- Yaşlı amca teşekkür ederiz ama biz halimizden memnunuz.60 yıldır evliyiz ve her şeyimizi işte böyle paylaşırız demiş.
Bunun üzerine genç adam teyzeye dönmüş:
-Peki ama teyzeciğim, siz neden hamburgerinizi patateslerinizi yemiyorsunuz, neyi bekliyorsunuz?
Yaşlı teyze cevap vermiş :
-Dişleri!..
__._,_.___
__________________ Sen bedende küçük bir alemsin, fakat hakikatte ise kainat SEN' sin." MEVLANA..
|
| Yukarı Dön |
|
| |
azade Yönetici

Forum Müdavimi
Kayıt Tarihi: 17-Eylül-2008 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 673
|
| Gönderen: 09-Nisan-2009 Saat 15:38 |
|
|
|
Çok güzel yaaa... Paylaşmak budur işte... Sevgiyle. 
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 02-Mayıs-2009 Saat 21:54 |
|
|
|
KURŞUN KALEM
Çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu. Birden sordu :
"Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun ? Benimle ilgili bir hikâye olma ihtimali var mı ? "
Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi :
"Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden çok daha önemli. Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin."
Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi. "İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı değil ki ! "
"Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun."
"Birinci özellik : Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Tanrı'dır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir."
"İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni daha iyi bir insan yapar."
"Üçüncü özellik : Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden biridir."
"Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabı ya da dışarı yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın."
"Beşinci ve son özelliği ise her zaman bir iz bırakmasıdır. Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın."
Paulo Coelho
|
| Yukarı Dön |
|
| |
azade Yönetici

Forum Müdavimi
Kayıt Tarihi: 17-Eylül-2008 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 673
|
| Gönderen: 25-Mayıs-2009 Saat 02:28 |
|
|
|
İhtiyar Çöpçü Hikayesi
İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara
takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa
karşı pek güveni kalmamıştı. İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü
düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da
biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü
kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan
saygısıydı. Onu da kaybederse , herşeyini kaybetmiş olacağını
düşünüyordu.
İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin
kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama
görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar
verirse vicdan azabı duyacağını düşündü. Onun şişeyi yerden aldığını
gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü. Erkek ; "-Çöpçü herhalde.
" dedi. İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri
ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz
sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı
sıkılmıştı.
İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin
oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini
itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti
ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız
düşmüştü, . Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını
bekledi. Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret
edemiyordu.
Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız
arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen
yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği
ihtiyar adamdı.
İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza
yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara
yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile
çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile. Birden aklına gelip denize
doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü.
İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan
koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü,
sevdiği kızı kurtaran , az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda
büyük şeyler olmuştu hayatında. Hayatta en çok sevdiği kişiyi
kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile
dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu.
Kendine tam gelememiş kız , gencin Sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu.
Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile ,
dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki dinlenen biri gibi duran
ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda ihtiyardan daha çok
kıyıdan uzaklaştığını farketti. Bitiyordu herşey. "Gerçekmiş demek ki "
diye düşündü, hayatı, arkadaşları , sevdikleri hızlıca gözlerinin
önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı.
****************
Birden beklenmedik birşey oldu; genç adam kolunun kuvvetlice
yakalandığını hissetti, önce köpekbalığı aklına gelip telaşla çekmek
istedi ama hemen yanında ihtiyar adamı farketti. İhtiyar adam önce
kolundan yakalamış, sonra yakasından tutup, onu bir bebek gibi çekmeye
başlamıştı.
Göz açıp kapayana kadar kıyıya gelmişlerdi. İhtiyar adam, genci
kızın yanına kadar atmış, nefesleniyordu. Gençlere gülümsedi ; "- Siz
de, ben de bu Gün
güzel dersler aldık. Ben kendi adıma çok mutlu oldum. Siz kimseyi
küçümsememeyi öğrendiniz. Ben de bu küçük dalgalarda sizi deneyerek,
insanlığın ölmediğini gördüm. Delikanlı beni kurtarmaya gelmen, beni ne
kadar mutlu etti sana anlatamam. Fakat ben daha bu dalgalara yenilecek
kadar kocamadım"
İhtiyar kıyıda kendilerini toparlamaya çalışan gençlerin birşey
söylemesine fırsat vermedi; "-Hoşçakalın !. . . " deyip yürüdü.
Gençler peşinden koşamadıkları ihtiyara şaşkınlıkla, içlerinde bir buruk sevinçle bakakaldılar.
Ahmet Ünal ÇAM
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 25-Mayıs-2009 Saat 09:35 |
|
|
|
Çok güzeldi   !!
|
| Yukarı Dön |
|
| |
SEA BREEZE jüpiter


Kayıt Tarihi: 10-Aralık-2008 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 115
|
| Gönderen: 26-Mayıs-2009 Saat 20:46 |
|
|
|
o iki kez ağlamış...
O İKİ KEZ AĞLADI Bir adam vardı; uzun boylu, esmer, siyahtı gözleri.
Bakınca insanın yüzüne umut saçardı!! Hep başı yerde giderdi,
düşünürdü. Üzülürdü bazı olaylara. O isterdiki herkes mutlu olsun. Çok
çalışırdı, öyleki cok sevdiği karısını bile bazen cok az
görürdü.Karısını çok severdi. Onunla lisede tanışmışlardı. İkiside
yoksul ailelerin çocuğuydu ve ikiside üniversteyi kazanmıştı. ama
aileleri onları okutamazdı. esmer adam okulu bıraktı ve işe girdi.
Çalıştı bazen simit satardı bazende pazarda limon. Tek arzusu vardı;
sevdiğinin okumasını sağlamaktı ve başardıda. Hersey hayel ettikleri
gibi gidiyordu. Azda olsa mutluluğu yakalayacaklardı . birgün esmer
adama haber geldi `` Sevdiğin kız hastanede`` Hemen hastaneye gitdi ve
öğrendikleri cok kötüydü. Sevdiği kız kazanın şokunda kısmi felç
geçirmişti ve düzelmesi mucizeydi. Esmer adam o gün ilk defa ağladı.
ama yılmak yok dedi.... Zaman geldi geçti ilk işi sevdiği kızla
evlenmek oldu. Artık ``daha cok daha cok calışmalıyım`` diyordu. Hem
sevdiğinin tedavisini Üslenmiş hemde hayata karsı direnmeyi!! Aradan
zaman geçiyordu ama hiç bişey düzelmiyordu Ama ne zaman karısının
yüzüne baksa ümit dolardı yüreği, hırslanırdı hayata karşı. Bir sabah
evden çıktığında; o günün karısının doğum günü olduğunu iyi biliyordu.
Gene yorucu bir günün ardından eve dönerken, karısına bir hediye almak
istiyordu. evlendiğinde bile karısına bir yüzük alamayan adam, ona bir
hediye almak istiyordu fakat parası yoktu. Çeketini satmak istedi fakat
alan olmadı. zaten alan olsa bile hediye alacak para yine çıkmazdı ..
Karısana doğum günü hediyesi bile alamamanın üzüntüsünü yaşayarak
sahile doğru yürüdü ve bir taşın üstüne oturdu. Çıkardı bir sigara
yaktı. O gün ikinci kez ağlıyordu esmer adam. yanına birisnin
yaklaştığını gördü. Hemen gözlerini sildi. Yabancı adam selam verdi ve
``sigaran varmı`` diye sordu. Esmer adam var dedi. son birinci
sigarsınıda ona verdi. Yabancı adam sigarayı yaktı, derin bir nefes
aldı. Yabancı adamın mutsuzluğu her halinde belliydi. yabancı adam söze
şöyle başladı ``çok zenginim herseyim var ama çok mutsuzum. Bazen bu
sahile gelerek içimin sıkıntısını gideriyorum.`` Derken sohbet çok
koyulaştı. İki mutsus adam arasında .. Yabancı adam ``üzülme`` dedi
``ben her türlü yardımı yaparım. İnanki karın iyileşecek.`` Cebinden
çıkardığı paraları esmer adama uzatdı. ``Al bunları git karına o
hediyeyi al. En yakın zamandada bu işin uzmanı doktorlara gideriz.`` ve
``Karın iyleşecek.`` dedi; Sonra ayrıldılar. Esmer adam hediyeyi aldı.
Evin yolunu tutdu. Karısana ilk defa hediye verecek olmanın sevincini
yaşıyordu!! Eve geldiğinde masada bir not buldu. Notda ``seni hergün
üzgün görmek, hayatımın en acı gerçeği. Sen bana hayatını verdin ben
sana canımı veriyorum. Artık sende mutlu ol. Seni cok seviyorum. SAKIN
AĞLAMA !`` BÖYLE YAZILMIŞ BİR NOT ... Keşke o kadın: Kocasının
geleceğin en büyük adamlarından biri olacağını ve onsuz asla mutlu
olamayacağnı bilseydi! O güden sonra; Esmer adam hiç ağlamadı. Çünkü
karısı ona ağlama demişti. ama o bir daha hiç gülmedide.....
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 27-Mayıs-2009 Saat 14:52 |
|
|
|
DERS ALINMIŞ BAŞARISIZLIK EN BÜYÜK BAŞARIDIR Bir gun, bir ciftcinin esegi kuyuya duser. Adam ne yapacagini dusunurken, hayvan saatlerce anırır. En sonunda ciftci, hayvanin yasli oldugunu ve kuyunun da zaten kapanmasi gerektigini dusunur ve esegi cikartmaya degmeyecegine karar verir. Butun komsularini yardima cagirir. Herbiri birer kurek alarak kuyuya toprak atmaya baslarlar. Esek ne oldugunu fark edince, once daha beter bagirmaya baslar. Sonra, herkesin saskinligina, sesini keser. Birkac kurek toprak daha attiktan sonra, ciftci kuyuya bakar. Gozlerine inanamaz. Esek, sirtina dusen her kurek toprakla muthis bir sey yapmakta, topragi asagiya silkeleyerek yukari cikmasina basamak hazirlamaktadir. Bir sure sonra, komsular toprak atmaya devam edince, herkesin saskinligi altinda esek, kuyunun kenarindan disari bir adip atip, kosarak uzaklasir !
Hayat uzerinize hep toprak atacaktir; her turlu pislik ile. Kuyudan cikmanin sirri, bu pisligi silkeleyip bir adim yukselmektir.
Sikintilarimizin herbiri bir adimdir. En derin kuyulardan bile yilmayarak, usanmayarak cikabiliriz. Silkelenin ve biraz yukari cikin.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
ashtar Yönetici


Kayıt Tarihi: 22-Şubat-2007 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 600
|
| Gönderen: 28-Mayıs-2009 Saat 10:06 |
|
|
|
harikaydı....
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 01-Haziran-2009 Saat 11:42 |
|
|
|
Kral Solomon içinde müthiş bir karmaşa hissediyordu. Daha sade ve huzur dolu bir yaşamın özlemini çekiyordu. Ülkenin en iyi kuyumcusunu çağırarak, kendisine içinde her zaman ve her koşulda geçerli, uygun ve doğru olan sözler yazılı sihirli bir yüzük yapmasını istedi.
Yazılan sözün hem acıların hafiflemesine hem de acı çeken kişinin bilgece bir bakış açısı kazanmasına yardımcı olması gerekiyordu. Usta özel bir yüzük yaptı ama günlerce düşündükten sonra yüzüğe yazacağı sözü buldu:
"Bu da geçecektir."
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 10-Ağustos-2009 Saat 15:33 |
|
|
|
Uzun yıllar önce Çin de Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisininde kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.
Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev, onun ve kayınvalidesi ile arada kalan eşi içinde cehennem haline gelmistir. Artık birşeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden
yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu
gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel
yemekleri yapmasını söyler.
Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular . Her gün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatır.
Kimseler şüphelenmesin diyede ona çok iyi davranır. Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişir ve ona kendi kızı gibi davranmaya başlar. Evde
artık barış rüzgarları esmektedir. Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissederek yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tutar ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından
temizleyecek bir iksir için yalvarır, Yaşlı kadının ölmesini artık istemez. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye bakar ve kahkahalarla gülmeye başlar.
Sevgili Li-Li ;
Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı.
Sen ona iyi davrandıkça o kötü düşünceler dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi.
Eski bir Çin atasözü şöyle der ;
Gül veren elde gül kokusu kalır.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
azade Yönetici

Forum Müdavimi
Kayıt Tarihi: 17-Eylül-2008 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 673
|
| Gönderen: 10-Ağustos-2009 Saat 18:58 |
|
|
|
Çok güzel bir kıssa olmuş arkadaşım..Keşke her gelin kaynana arası böyle tatlıya bağlansa..
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 15-Ekim-2009 Saat 12:21 |
|
|
|
|
BEN FARK YARATAN BİR İNSANIM
Öğretmen, lise son sınıf öğrencilerinin her birine, kendisinin ve başkalarının hayatında yarattıkları farkı onlara söyleyerek ne kadar değerli olduklarını ifade etmeye karar verdi. Her öğrenciyi birer birer sınıfın önüne çağırdı. Önce onlara kendisi ve sınıf için nasıl fark yarattıklarını söyledi. Her öğrenciyi özel olarak takdir etti. Sonra her birinin göğsüne altın harflerle yazılı 'Ben Fark Yaratan Bir İnsanım' yazılı mavi bir kurdele taktı.
Sonra, takdir edilmenin toplumda nasıl bir etki yaratacağını görmek için bir ders projesi gerçekleştirmeye karar verdi. Her öğrenciye üç kurdele daha verdi. Kendi çevrelerinde bu takdir seremonisini yapmalarını söyledi..Bir haftanın sonunda öğrenciler sonuçlarıyla birlikte sınıfta sunum yapacaklardı.
Sınıftaki çocuklardan biri bir şirkette alt derecede yönetici olarak çalışan bir adama gitti. Ona kendisine kariyer planlamasında yardımcı olduğu için şükran duyduğunu söyledi ve göğsüne mavi kurdele taktı. Sonra ona iki kurdele daha verdi. 'Takdir etmekle ilgili bir sınıf projemiz var' dedi. Onun da takdir ettiği bir kişiye gidip göğsüne mavi bir kurdele takmasını ve üçüncü kurdeleyi ona verip onun da aynı şeyi bir başkasına yapmasını söyledi. Takdir seremonisi böylece sürüp gitmeliydi. Genç yöneticiden kendisini de sonuçtan haberdar etmesini rica etti. Aynı gün akşama doğru, genç yönetici, üst düzey yöneticisinin odasına gitti. Üst düzey yönetici asık suratlı ve huysuz bir insan olarak tanınıyordu. Genç adam, yöneticisine oturmasını rica etti ve yaratıcı bir dehaya sahip olduğu için ona hayranlık duyduğunu ifade etti. Yönetici şaşkınlık içindeydi. Genç yönetici mavi kurdeleyi göğsüne takmak için izin istedi. Şaşkın vaziyetteki üst düzey yönetici 'Tabii, olur' dedi.
Genç yönetici mavi kurdeleyi, patronunun ceketine, yüreğinin üzerinde bir yere taktı. Üçüncü kurdeleyi de ona uzatarak, 'Bana bir iyilik yapar mısınız? Bu ekstra kurdeleyi alıp, takdir etmek istediğiniz birinin göğsüne takar mısınız? Bu kurdeleleri bana veren liseli çocuk bir okul projesi hazırlıyor ve takdir seremonisinin insanları nasıl etkilediğini araştırıyor' dedi.
O akşam, üst düzey yönetici evine geldi ve on dört yaşındaki oğluna kendisiyle konuşmak istediğini söyledi.
'Bugün başıma olağanüstü bir şey geldi. Ofisimde oturuyordum ve genç yöneticilerimden biri odama girdi. Bana hayranlık duyduğunu yaratıcı bir deha olduğum için bana mavi bir kurdele taktı. Düşünebiliyor musun? Benim yaratıcı bir deha olduğumu düşünüyor. Sonra üzerinde 'Ben Fark Yaratan Bir İnsanım' yazan bu kurdeleyi ceketime, yüreğimin tam üzerine iliştirdi. Bana fazladan bir kurdele daha verdi ve benim de takdir ettiğim birisini bulmamı söyledi. Eve gelirken arabada kurdeleyi kime takacağımı düşünüyordum ve seni düşündüm. Seni takdir etmek istiyorum' dedi.
'İş hayatında günlerim çok yorucu geçiyor. Eve geldiğimde sana pek fazla ilgi gösteremiyorum. Bazen sana okul notların iyi olmadığı ya da odan çok dağınık olduğu için bağırıyorum, ama bu akşam, seninle beraber olmak istiyorum ve sana hayatımda nasıl fark yarattığını söylemek istiyorum. Annen ve sen hayatımdaki en önemli insanlarsınız. Sen harika bir evlatsın ve seni seviyorum!'
Çocuk şaşkınlık içindeydi ve ağlamaya başladı, ağlıyor ağlıyor ağlıyordu.
Ağlamasını durduramayarak hıçkırıklara boğulmuş, katıla katıla ağlıyordu..
Tüm bedeni hıçkırıklarla sarsılıyordu. Gözyaşları kucağına damlarken, başını babasına doğru kaldırdı, titrek bir sesle, 'Ben de yarın intihar etmeyi planlıyordum baba. Çünkü beni sevmediğini düşünüyordum.' Babanın takdiri, çocuğun hayatında büyük fark yaratmıştı.
Yaşamla ölüm arasında bir fark.
Herkes takdir edilmek ister ama takdir etmek konusunda cimriyizdir nedense. Daha doğrusu birisiyle ilgili olumlu düşünce ve duygularımızı dile getirmeyi pek aklımıza getirmez, nasıl olsa onların bunu bildiklerini ya da hissedeceklerini varsayarız. Bugün fark yaratan insan ol. Sevdiklerini, hatta çok yakından tanımadığın halde takdir ettiğin kişileri takdir etmek için adım at. Takdir edilmek yaşama sevincini ve gücünü artırıyor.
İster mavi kurdeleyi, ister kırmızı kalpli mavi kurdeleyi takdirinin sembolü olarak ver sevdiklerine, öğrencilerine, çalışanlarına, patronuna, bakkalına, kapıcına. Birilerine 'iyi ki varsın' dediğimizde kendi varlığımızı da onaylamış oluyoruz. Var eden var olur. Var olmanın dayanılmaz hafifliği bu.
Birisini seviyor musun? Ona söyle.
Birisi senin hayatını olumlu etkiledi mi? ona telefon et. Hayatında fark yaratan birileri oldu mu? Onlara mektup yaz, not yaz, kart yaz ya da e-mail gönder. Bu insanlara duygularını ifade etmek için bir gün daha beklemeden harekete geç. Özellikle yazılan şeyler, daha kalıcı olur. Çekmecende sakladığın mektupları bir düşün. Yazılarak paylaşılan duygular özeldir. Bu mektupları, kartları özellikle kendini mutsuz hissettiğin günlerde okumak, bir antidepresan ilaçtan çoook daha etkilidir; ne kadar şanslı ve mutlu olduğunu hissedersin birdenbire.
Hayat, söylenmemiş sözleri ertelemek için çok kısadır. Yazdığın birkaç cümle, öylesine büyük fark yaratabilir ki.
|
|
| Yukarı Dön |
|
| |
phbnn güneş

Kıdemli
Kayıt Tarihi: 07-Aralık-2006 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 968
|
| Gönderen: 16-Ekim-2009 Saat 09:38 |
|
|
|
ÇOK GÜZEL .... BİTTİM, ÇOK MERSİ.....   (TABİİ BENCE ÖNCELİKLE KENDİMİZİ TAKDİR ETMELİYİZ....)
__________________ BNN !
|
| Yukarı Dön |
|
| |
phbnn güneş

Kıdemli
Kayıt Tarihi: 07-Aralık-2006 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 968
|
| Gönderen: 11-Aralık-2009 Saat 12:42 |
|
|
|
GÜVEN TEK TARAFLI OLMAZ ...

İngiltere''de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. İngiliz devleti hakimlerine o kadar güvenir. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyeceklerini söyleyip hemen İçişleri Bakanlığı''na, Adalet Bakanlığı''na ve Başbakanlığa telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYIN! Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığı''nı aramışlar. Derhal Bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebini sormuşlar. Hakim ''Kraliçenin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım.'' cevabını vermiş. Raporlar Bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet Bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış: ''Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.'' Güven çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, ''iki taraflı'' olmasıdır. |
__________________ BNN !
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 14-Aralık-2009 Saat 17:18 |
|
|
|
DÖRT HİKÂYE- DÖRT DERS- BİR SÖZ
1.Hikâye Kavak Ağacı ile Kabak Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa: -Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç? -On yılda, demiş kavak. -On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak. -Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak! -Doğru, demiş kavak. Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa: -Neler oluyor bana ağaç? -Ölüyorsun, demiş kavak. -Niçin? -Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için. 1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz.. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.
2. Hikâye
En iyi Buğday Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi: -Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi. -Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda, -Neden olmasın, dedi çiftçi. -Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor. 2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.
3. Hikâye
Geleceğini biliyordum… Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti, -Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma. Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı; -Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın. -Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi… -Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun? -Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim. Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı: -Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum… 3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.
4. Hikâye
Denizli'de arastirma yapmak icin kamp kuran bir grup universite ogrencisi, kamp yakinina tuneyen bir Denizli horozunun sabahin erken saatlerinde yuksek sesle otmesinden cok rahatsiz olmuslar.... Sabahin korunde ortaya cikan horoz, once dikleniyor, sonra dakikalarca otuyormus... Tabii ekipte ne uyku ne de huzur birakmiyormus. . . Sonunda sabirlar tukenmis... Susturmak icin baslamislar horozu kovalamaya.. . Horoz onde.. Gencler pesinde... Mahalle arasina dalmislar... Kovalamacayi goren, fakat bir anlam veremeyen yasli dede, seslenmis: - Hey, evlatlar!.. Bu zavalli horozu niye urkutuyorsunuz? .. - Dede, sabahin korunde otmeye basliyor, kampi ayaga kaldiriyor. O yuzden basini kesecegiz!.. - Yaziktir evladim yapmayin!.. demis ihtiyar, birakin, ben onun sesini keserim, bir daha da rahatsiz etmez sizi... Gencler bunun uzerine kovalamayi birakmislar. Ertesi sabah, hafif 'gak - guk' sesleri disinda horozdan kayda deger hicbir ses cikmadigini gorunce de sasirip dedeye kosmuslar: - Yahu dede, ne yaptin da bu horozun sesini kestin?.. Ihtiyar gulmus: - Kicina zeytinyagi surdum. Horoz kabararak otmeye yeltendiginde, gerisi tutmuyor ki kuvvet alsin... Ancak 'gak - guk' edebiliyor.. .
Kissadan hisse: Arkan saglamsa, istedigin kadar kabarir, diklenir, sozunu dinletirsin. Arkan bir gevsemeye gorsun, ancak 'gak-guk' edersin....
'Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir. Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır. Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur. Afrika Atasözü Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve paylaşmak hayatın anlamlı olmasını sağlar. Her sabah uyandığımızda bir de böyle bakalım dünyaya. Unutmayın hayat uzun bir öyküye benzer. Ancak öykünün uzun olması değil, iyi olması önemlidir.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
SEA BREEZE jüpiter


Kayıt Tarihi: 10-Aralık-2008 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 115
|
| Gönderen: 16-Aralık-2009 Saat 00:29 |
|
|
|
Bir gün New-York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar.
Gruptan biri Kızılderili'dir.
Yolda yürürken insan kalabalığı, siren
sesleri, yoldaki işmakinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında
ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek
böceği aramaya başlar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi
duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder.
Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam
eder.
Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu
takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir
cırcır böceği bulurlar.
Arkadaşı, Kızilderili'ye: 'Senin insanüstü
güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?' diye sorar.
Kızılderili ise; bu sesi
duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek,
arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili
cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para
sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmedigini
kontrol eder.
Kızılderili, arkadaşına dönerek: 'Önemli olan, nelere
değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve
hissedersin.'der.
__________________ ﻛ є η ط ц ĸ α ℓ ط í η ط í я τ α иє s í s í η . . .
|
| Yukarı Dön |
|
| |
phbnn güneş

Kıdemli
Kayıt Tarihi: 07-Aralık-2006 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 968
|
| Gönderen: 21-Aralık-2009 Saat 10:39 |
|
|
|
Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra
"Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri, bakalım
bulabilecek misiniz? dedi... Ayağa kalkıp etrafa bakmaya
başlamıştım ki yumuşak bir el omzuma dokundu.. Döndüm.. Yüzü iyice
kırışmış bir yaşlı hanımefendi bana gülümseyerek bakıyordu... "Ben
Rose" dedi... "Benim adım Rose yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem
tanıştık seni kucaklayabilir miyim?." Güldüm.. "Tabii" dedim.. "Hadi
sarıl bana.." Öyle sımsıkı sarıldı ki... "Bu kadar genç ve masum yaşta
üniversiteye niye geldin?" diye şaka yaptım... Minik bir kahkaha ile
yanıtladı: "Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk
doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.." Dersten sonra
kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi
gün ve ertesi üç ay sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde
lafladık.. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki onu dinlemekle,
derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestr boyunca Rose
kampusun ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk
arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini
çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu.. Hepimizden daha canlı,
daha dolu yaşıyordu.. Sömestr sonunda, Futbol Balosu'na davet
ettik Rose'u, konuşma yapması için... Orada bize verdiği dersi unutmama
imkan yok... Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman
kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları
elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış
mikrofona doğru eğildi... "Ne kadar beceriksizim, değil mi? Özür
dilerim... Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski
attırdım. Sonucu görüyorsunuz.. Şimdi bu kartları toplasam bile onları
yeniden sıraya koymam mümkün değil... Onun için en iyisi ben size
aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?" Biz kahkahalarla gülerken, o
bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:
"Yaşlandığımız
için, eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Eğlenmek,
oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın,
mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır: Her gün
gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak... Bir rüyanız olmalı mutlaka...
Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok
kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok... Yaşlanmakla,
büyümek arasında çok büyük bir fark vardır… Eğer 19 yaşındaysanız ve
bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey üretmeden bir yıl sırtüstü
yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz... Ben 87 yaşındayım
ve ben de bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey üretmeden sırtüstü
yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun
için özel bir yetenek yada bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha
büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek
fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın... Biz
yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman
oluruz çünkü.. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır... Pişman
olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır..." Ders
yılı sonunda Rose yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara
vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi... Mezuniyet
töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze
törenine iki binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize,
hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi
bu... Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu
ders olmalıydı: "Çok geç diye bir zaman yoktur!.."
HER ZAMAN BİR RÜYANIZ VE ONU GERÇEKLEŞTİREBİLECEK RUHUNUZUN OLMASI DİLEĞİ İLE :)))
__________________ BNN !
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 22-Aralık-2009 Saat 12:43 |
|
|
|
ESAS AKIL
Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar: Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?
Doktor:
Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç sey veriyoruz.
Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.
Siz NE yapardınız?
Adam:
OOO ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova kaşık ve fincandan büyük.
Hayır, der doktor. Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.
Ders: Sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır akıl.
(teşekkürler sirius66 arkadaşım )
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 09-Ocak-2010 Saat 00:03 |
|
|
|
Dünyanın bütün renkleri birgün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli, en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar;
YEŞİL demiş ki:
“Elbette en önemli renk benim… ben hayatın ve umudun rengiyim. Çimenler, ağaçlar, yapraklar için seçilmişim… Şöyle bir yeryüzüne bakın, her taraf benim rengimle kaplı…!
MAVİ hemen atılmış:
“Sen sadece yeryüzünün rengisin, ya ben?.. Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir ve huzur olmadan siz hiçbir işe yaramazsınız”
SARI söz almış:
“Siz dalga mı geçiyorsunuz?… Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim… güneşin rengiyim… ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz.”
TURUNCU onun sözünü kesmiş:
“Ya ben?… Ben sağlık ve direncin rengiyim… insan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim rengimde bulunur… Portakalı, havucu düşünün. Ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın”
KIRMIZI daha fazla dayanamamış:
“Ben hepinizden üstünüm!. Ben kan rengiyim!! Kan olmadan hayat olur mu!. Ben tehlike ve cesaretin rengiyim!. Savaşın ve ateşin rengiyim!! Aşkın ve tutkunun rengiyim!. Bensiz bu dünya bomboş olurdu!.”
MOR ayağa kalkmış:
“Hepinizden üstün benim… ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar, liderler beni seçmişlerdir… Ben otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz… dinler ve itaat ederler”
…Ve bütün renkler hep bir ağızdan kavgaya tutuşmuşlar… Her biri diğerini itip kakıyor; ”En büyük benim” diyormuş… Derken bir anda şimşekler çakmış ve yağmur damlacıkları gökten düşmeye başlamış… Bütün renkler neye uğradıklarını şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar…
Ve YAĞMUR’un sesi duyulmuş…
“Sizi aptal renkler… Bu kavganızın anlamı ne?… Bu üstünlük çabanız neden?… Siz bilmiyor musunuz ki, her biriniz farklı bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz kendinize özelsiniz… Şimdi elele tutuşun ve bana gelin” Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmışlar… Elele tutuşup birlikte gökyüzüne havalanmışlar ve bir yay şeklini almışlar…
Yağmur onlara; “Bundan böyle…” demiş…. “Her yağmur yağdığında siz birleşip bir renk cümbüşü halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksınız ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar, güç bulacaklar… insanlara yarınlar için umut olacaksınız… Gökyüzünü bir kuşak gibi saracaksınız ve size GÖKKUŞAĞI diyecekler… Anlaştık mı?..”
Bu yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa, ardından gökyüzünde GÖKKUŞAĞI belirir…
Biz de gökkuşağındaki o renkler gibi birbirimizden farklıyız ve hepimiz özeliz… Bunu bilerek etrafımızla uyum içinde yaşamalıyız.
Dilara Pekel
|
| Yukarı Dön |
|
| |
phbnn güneş

Kıdemli
Kayıt Tarihi: 07-Aralık-2006 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 968
|
| Gönderen: 13-Ocak-2010 Saat 06:54 |
|
|
|
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil. Bir
gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine
hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.. AŞK;adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş. Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş.
ZENGİNLİK;, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş. Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş. Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş. Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", KİBİR; "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. ÜZÜNTÜ; yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." MUTLULUK da ;Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..." Bu
Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş
ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir
kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona
ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, ZAMAN dı" diye cevap vermiş. "ZAMAN mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk
Bilgi gülümsemiş:
"Çünkü sadece ZAMAN ; AŞK'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir…"
__________________ BNN !
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 13-Ocak-2010 Saat 11:07 |
|
|
|
Çok güzeldi phbnn !
  
|
| Yukarı Dön |
|
| |
azade Yönetici

Forum Müdavimi
Kayıt Tarihi: 17-Eylül-2008 Ülke: Türkiye Gönderilenler: 673
|
| Gönderen: 13-Ocak-2010 Saat 19:07 |
|
|
|
Vallaa duygulandım yaa, gerçekten harika bir yazı.. teşekkürler bnn..   
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 28-Ocak-2010 Saat 11:25 |
|
|
|
Dünyanın Son Günü Olsaydı Ne Yapardınız?
Amerika' da bir Üniversitede , Profesör derse şöyle başlamış. :
- "Düşünün ki bugün Dünyanın son günü. Yarın bu saatte her şey bitecek.
Kurtuluş şansınız yok. Bugün ne yapardınız?"
Tüm öğrencilerden bir çok değişik cevap gelmiş:
- İbadet eder Tanrıdan günahlarımı affetmesini dilerdim,
- Tüm sevdiklerimle vedalaşırdım,
- Ailemle zamanımı geçirirdim,
- Anneme veya Babama giderdim,
- Arkadaşlarımla yarım saat eski günlerdeki gibi basket oynardım,
- Barbekü partisi yapardım,
- Sevgilimle son ana kadar sevişirdim,
- Tüm sevdiğim yemekleri son bir defa yerdim.
- Yatar uyurdum.
- Ormanda son defa dolaşırdım,
- Güneşin doğuşunu ve batışını son defa seyrederdim.
- Akşam yıldızları seyrederdim.
- En sevdiğim yemeği hazırlar tüm sevdiklerimi akşam yemeğe davet ederdim.
- Piknik yapardım,
- Hayatta en çok gitmek istediğim yere gider orda ölümü beklerdim,
- Jet uçağına binerdim,
- Üzdüklerimi arar özür dilerdim beni affetmesini isterdim
vb.......... .
Hoca bütün hepsini tahtaya yazmış. Sonra gülerek ;
-Çocuklar bunları yapmak için dünyanın son günü olması şart mı.?
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 06-Şubat-2010 Saat 10:03 |
|
|
|
NİYE BEN? DIYEN HERKES İÇİN.... Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı.Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında,neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini takti, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslebilecegi bir oyuk buldu.. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kisi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edeb ilirdi yalnızca. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. "Allahım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildigin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et." Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler.İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mi?" diye bağırdı. Brenda'nın sonradan ögrendigine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavasça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmisti. Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa bunları yazacaktı: "Allahım! Bu nesneyi neden taşıdığ ımı bilemiyorum.Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar agır. Ama istedigin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."
"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin.....
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 12-Şubat-2010 Saat 17:12 |
|
|
|
SON İSTEĞİN NEDİR MAHKUM 15 kişiyi yakarak katletmekten elektrikli sandalye cezası verilen bir mahkûmun infaz günü gelmişti. İki görevli onu sandalyeye götürüyordu. Elleri kelepçeliydi. Kelepçeler sadece mahkûmun elini değil, hayatını da sımsıkıya bağlar. Bu mahkûmda aynen öyle bir durumdaydı. Sandalyeye getirip oturttular. Kelepçeleri çözdüler. Sandalyenin olduğu oda loştu. Görevliler net olarak seçilmese de, mahkûmun olduğu sandalye aydınlıktı. Görevliler birbirlerine bakarak vaktin geldiğini ifade eden bir edayla bakıştılar. Adetten bir soru soracaklardı. " Son isteğin nedir mahkûm?" Mahkûm, hafif gülümseyerek bir sigara istedi. Son isteği bir sigaraydı. Odadaki bir görevli dışarı sigara almaya gitti. Döndüğünde mahkûm da hala aynı yüz ifadesi vardı. Sigarayı uzattılar. Mahkûm sigarayı eline aldı ve parmakları etrafında bir tur attırdı. Sigarayı ağzına götürürken duraksadı " Bu sigarayı bir hayat olarak düşünelim" dedi ve gülümsedi. Ağzına götürdü. Görevlilerden biri çakmakla sigarayı yakmak istedi ama mahkûm elini tuttu engelledi.
-" Birinci kural, hayatını kesinlikle başkasına yaktırmayacaksın. Hayatta her işi kendin yapacaksın " dedi. Mahkûm ve görevlinin elinden çakmağı aldı, kendi yaktı. Görevliler şaşırdılar ama karşı koymadılar. Sigarasını içmeye başlamıştı ve bir anda tekrar konuşmaya başladı.
-" Daha demin sigarayı hayat olarak göstermiştik. Hayatımızı ne olursa olsun kendimiz yakalım, kendimiz tutuşturalım ve kendimiz söndürelim." Dedi. Görevliler dikkatle dinlemeye devam ettiler.
-" Şimdi de sigarayı, öldürdüğüm insanların hayatı olarak görelim. Hayatlarını yaktım, hepsini tutuşturdum aynı sigara gibi, ve hepsini söndürdüm aynı sigara gibi..."
Görevliler hafif ürkmüştür. Mahkûm arada sırada öksürmektedir. Sigarayı içmekte güçlük çekiyordur.
-" İkinci kural, kimsenin hayatına karışmayacaksın. Ben karıştım ve sonum burası gördüğünüz gibi"
Zaman akıp geçmektedir. Mahkûmun sigarası da bitmeye başlamıştır.
-" Üçüncü kural, sigara bir hayat ise dibini göreceksin. Aynen ben şimdi hayatımın dibini göreceğim gibi". Görevliler artık zamanın geldiğini söylerler. Ve mahkûmun ellerini elektrikli sandalyeye bağlarlar. Mahkûmun kafasına ve kollarına kablolar takılır. Ve başlayın işareti verilir. Mahkûm son kez ağzını açar -" Dördüncü kural, bilmediğiniz şeyi yapmayacaksınız".
Görevliler, işareti verir ve infaz gerçekleşir. Mahkûm can verir. Kurallarıyla birlikte hayata gözlerini yumar.
--2 sene önce-----
O gün yine işine geç saatte gelmişti. Evi işyerine uzaktı. Bu yüzden işe gitmeye çok zorlanıyordu. Tüp fabrikasında çalışıyordu. Tüpleri kalite kontrol yapıyordu. Az para alıyordu ama geçinimini sağlıyordu. İş yerine geldiğinde hemen işinin başına geçti. Onun dışında 14 kişi daha kalite kontrolde çalışıyordu. Yan yana iş yapmaktaydılar. 5 saniyede bir eline bir tüp geliyordu. Test edip damgalıyordu. Telefonu çaldı. Evinden arıyorlardı. Açtı konuştu. Acilen hemen tüpü bırakarak çıktı. Hemen oradan bir çırağı çağırdı. " 5 dk benim yerime tüpleri kontrol et. Ve sakın sigara içme" Dedi ve çıktı.
Çırak tüplerin başına geçti. Bu konuda bir bilgisi yoktu. Diğer kişilere bakıp o da aynı şeyi yapmaya çalışıyordu. Bilmediği bir işti. Gelen tüplerden biri hafif şişikti. Gaz sıkışması vardı. Çırak bu tüpe de geçerli damgası vurdu. Diğerlerinin yanına bıraktı. 5-6 tüpü de aynı bu şekilde diğer gazı sıkışmış tüpün yanına yolladı. O tüp arada sıkıştı. "Tıs" diye bir ses duyuldu. Ve korkunç bir patlama gerçekleşti. İçerdeki 14 görevli ve çırak yanarak feci şekilde can verdi. O sırada iş yerinden çıkan adam işe dönmüştü. Alevleri görünce şoka uğradı. Acil işi ise komşusunun kalp krizi geçirmesiydi. Karısı misafirlikteyken kriz başlamıştı. Ve karısı haber vermişti. O da koşup acilen bakmıştı. Geldiğinde arkadaşlarının yanarak can verdiğini gördü. Polisler sorgu üzerine adamı götürdüler. Mahkemede adam 15 kişiyi öldürmekten suçlu bulundu. Savunmasını gerçekleştiremedi. Çünkü o uğradı şokla aklı zarar görmüştü. "15 kişiyi yakarak katletmekten elektrikli sandalye cezası verilmiştir" dedi hakim. Ve mahkeme dağıtıldı. Polisler, alev alev yanan işyerinden izmarit külleri bulmuştu. Sigaradan çıkabileceği şüphesi de uyandı. Fakat tüpün başka şekilde patlatıldığı ortaya çıktı. Tek bir şey kalmıştı, o da adam tarafından kundaklatıldığı oldu. Hastane raporlarında mahkumun şu ana dek sigara kullanmadığı bildirilmişti. Ama kanıtlar adamın kurtulmasını sağlayamadı. Eğer mahkûm çırağa sigara içme demese belki de raporlarda sigaradan patladığı anlaşılacak ve suç çırağın olacaktı. Mahkûm başkasının işine karışmıştı. Ve çırağa işi devretmemeliydi. Çünkü çırak işi bilmiyordu. Bilmediğin işi yapmayacaksın. Ve her zaman kendi işini kendin yapacaksın...
İSMAİL ÖZTAŞ
EN İYİ EĞİTİMLİ KİŞİ YAŞADIĞI HAYATI EN İYİ ANLAYANDIR!
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 17-Şubat-2010 Saat 11:40 |
|
|
|
Dünyadaki her türlü kötülüğün sorumlusu olarak gösterilen şeytanın yolu bir köye düşmüş, sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını uzaktan izlemeye başlamış. Şeytan, kadını epeyce izledikten sonra buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı da annesinin sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış, debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda hepten çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün sütler yere dökülmüş. Sağdığı süt ziyan olunca siniri tepesine çıkan genç kadın, eline geçirdiği odunu buzağının kafasına vurmuş,&nbs kan içinde yere yıkılmış. Yavrusuna saldırıldığını gören inek bir tekmede kadını öldürmüş. Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp, elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş. Silah sesini duyan koca koşup gelmiş. Karısını yerde cansız yatar, babasını da elinde tüfekle görünce, silahını çekip tek atışta babasını öldürmüş. Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam bu kadar acıya dayanamayacağını düşünüp bir kurşun da kendi kafasına sıkarak canına kıymış.
Şeytan gülerek, "şimdi herşeyin sorumlusu olarak beni görürler, buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım ki ben" demiş...
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 20-Şubat-2010 Saat 12:36 |
|
|
|
EİNSTEİN VE ŞÖFÖRÜ
Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile gidermiş. Yine bir konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün şoförü Einstein'a;
"Efendim, uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve neredeyse söyleyeceğiniz her şeyi kelimesi kelimesine biliyorum" demiş. Einstein gülümseyerek ona bir teklifte bulunmuş: "Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç tanımıyorlar... O halde bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim yerime sen konuş,ben de arka sırada seni dinlerim." Şoför, gerçekten çok şahane ve başarılı bir konuşma yapmış ve sorulan bütün soruları doğru cevaplamış. Tam yerine oturacağı sırada bir kişi, o güne kadar konferansta sorulmamış ağır bir fizik sorusu sormuş. Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye dönüp:
"Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok garip" demiş. Sonra da salonun arkasında oturan Einstein'ı işaret ederek şöyle devam etmiş: "Şimdi size arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve sorduğunuz soruyu, göreceksiniz, o bile cevaplayacak." Netice: AKILLI İNSANLAR, AKILLI İNSANLARLA ÇALIŞIR.... Teşekkürler ayda
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 13-Mayıs-2010 Saat 11:48 |
|
|
|
Aşağıdaki hikaye posta kutuma düşen, yazarının bilinmediği bir yazı.
Gördüklerimizin , görmek istediklerimiz olması dileklerimle..
İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra bir saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için. Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine. Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.
Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı. Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu. Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı. Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.
Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı: Uykusunda, huzur içinde ölmüştü.
Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı. Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı. Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam. Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, boş bir duvara bakıyordu. Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu. Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.
'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 18-Mayıs-2010 Saat 17:19 |
|
|
|
İş adamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar; 'Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi...'
Berber çocuğa seslenir: 'Ali, buraya gel!'
Bunun üzerine çocuk sakince dükkâna girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar. Berber işadamının kulağına sessizce, 'bak şimdi' diye fısıldar ve bir elinde 5 liralık, diğer elinde 50 liralık bir banknot olduğu halde çocuğa sorar: 'Hangisini istiyorsan alabilirsin?' Çocuk dalgın dalgın bir 5 liraya bir de 50 liraya bakar ve sonunda 5 liralık banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır. Berber işadamına döner ve gülerek: 'Gördün mü? Sana söylemiştim.' der.
Tıraş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden 50 liralık değil de, 5 liralık banknotu aldığını sorar. Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir: ' Eğer 50 liralığı alırsam oyun biter!'
Dale Carnegie diyor ki, "Allah'ın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken... Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!"
|
| Yukarı Dön |
|
| |
adilenur Yönetici

Editör
Kayıt Tarihi: 02-Nisan-2008 Gönderilenler: 1158
|
| Gönderen: 28-Haziran-2010 Saat 11:41 |
|
|
|
Dilenci nasıl olunur?
Hikayeye göre bir kral, sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" diye soran krala dilenci gülerek, "sanki benim her dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz" der. Kral bu cevaba şaşırır ve sohbet ilerler. "Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle bakalım, ne istiyorsun?" "Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım" der. Dilenci sıradan bir dilenci değildir.
Kral ısrar eder. "Ne istersen iste sana verebilirim. Ben güçlü bir kralım. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz" der. Bunun üzerine dilenci, elindeki kâseyi krala uzatır ve "bu kâseyi herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?" diye sorar. Kral bir kahkaha atar ve vezirine kâseyi altınla doldurmasını emreder. Kâse dolup taşmakta ama sonrasında hemen boşalmaktadır. Altınlar, buhar olup uçmaktadır sanki. Kralın onuru kırılır.
Bir dilencinin kâsesini dolduramadığı ülkede kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır kâseye. Ne var ki kâsenin dibi yoktur sanki. Dolup taşmasına rağmen kâse sürekli olarak boş kalmaktadır. Kral yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır: "Tamam, tamam sen kazandın". "Dileğini yerine getiremedim ama lütfen bana kâsenin neden yapılmış olduğunu söyle" der. "Çok basit" diye yanıtlar dilenci. "İnsan dimağından yapılmıştır.
Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek dediğin nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin bir iş istersin... Bir araba... Ev... Eş... Bir başka şey!.. Tek tek her birini elde ettiğinde, her şey anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar. İş senin, araba da garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir.
Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek bir ’dilenci’ olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında yaşamının dönüm noktasındasın demektir. Bu durum ancak seni mutlu edecek şeyleri dışarıda değil, kendi içinde aradığın zaman gerçekleşir. Ve gerçek tatmine ve mutluluğa ancak o zaman erişirsin" der. Gelelim hikayenin verdiği derslere: Kral bile olsanız bir dilenciden bile öğrenebileceğiniz çok önemli yaşam dersleri olabilir.
Gerçek mutluluk insanın içinde ve kendisinin elindedir. Mutluluğu ve başarıyı yakalayamayanlar, hatayı başka yerde değil kendi içlerinde aramalıdırlar. Bir şeyi elde etme hırsı değil, elde ettikten sonra da onu istemeğe devam edebilme becerisi yaşamı anlamlı kılar. Bir kralın dilenciye, bir dilencinin de krala dönüşmesi an meselesidir. Yaşam, dilenmek için çok kısa, dilenci olmak içinse çok uzundur...
PEMBE CANDANER
|
| Yukarı Dön |
|
| |
|
|